iqon

HouseplaNT MaxIMalIsM: BİTkİleRle KuRulaN YeNİ İç MekaN DRaMaTuRjİsİ

Houseplant Maximalism: Bitkilerle Kurulan Yeni İç Mekan Dramaturjisi

Köşede tek bir kauçuk, belki pencere önünde iki yuka… Hediye gelen bir benjamin (her evin zorunlu bitkisi) ve son zamanların süperstarları sukulentler. Yeşil, günümüz yaşam alanlarının ‘doğaya gidemiyorsak doğa bize gelsin’ dokunuşu. Aksesuar diyebilirsiniz, tamamlayıcı diyebilirsiniz, hayat katmak için kullanılan kontrollü bir dokunuş diyebilirsiniz.

Şimdi ise başka bir şey oluyor. Bitkiler neredeyse atmosferin temasını belirleyen ana karaktere dönüşüyor.

Houseplant maximalism akımı, en az mobilya kadar bitki dokusu da kullanan yaşam alanlarının yeni trendi. Buna yerleştirmek değil de, iç mekanın kompozisyonunu canlı organizmalar üzerinden kurmak demeliyiz aslında. Bu tarzda bitkiler dekoratif değil, bir duvarın sertliğini yumuşatan, bir koltuğun hacmini dengeleyen, ışığın yönünü değiştiren aktif aktörler.

NedeN şİMdİ?

Tesadüf sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz. Şehirleşme oranı arttıkça doğaya fiziksel erişimi azalan insanoğlu, -özellikle de genç kuşaklar- evlerini, dış dünyadan kopuk bir beton hacim olmaktan çıkararak nefes alan bir mikro-ekosisteme dönüştürmenin derdindeler. Önceleri ‘biophilic design’ kavramı parladı ama yetmedi doğa yalnızca bir referans olmaktan çıktı, yaşam alanlarının içinde çoğalan, büyüyen, yaşayan bir katmana dönüştü. Bu tarzın mottosu için şöyle diyebiliriz: ‘Evi dekore etmiyoruz, evi yetiştiriyoruz.’

YeşİlİN KatMaNlaRı

Konu ‘houseplant maximalism’ ise üç dört adet büyük bitkiden fazlasını konuşacağımızdan emin olabilirsiniz. Farklı yüksekliklerde, farklı yaprak formlarında ve farklı tonlarda birçok yeşile hazır olun: Sarkıt bitkiler üstten aşağı, büyük yapraklı türler köşelere, ince yapraklı bitkiler pencere eteklerine, masalara ve raflara taşınabilir orta boy bitkiler ve bunların hiçbiri tek başına değil; daima gruplanarak yerleşmeli.

Burada önemli olan ise kompozisyon bilinci… Bitkileri rastgele yerleştirilmiyoruz ve evi tıpkı bir akvaryum gibi düşünüyoruz. Hangi yükseklik, hangi boşluk, hangi yoğunluk… Mekanımızın akışını yeşille çiziyoruz.

Aslında genellikle işe en büyük ve en hacimli bitkiyle başlamanız gerekiyor. Büyük yapraklı bir tür seçiyor ve onu odanın görsel omurgası, mekanın referans noktası olarak kabul ediyorsunuz. Diğer tüm yerleşimler onun etrafında gelişiyor. Ardından yüksekliklerle oynuyorsunuz. Tüm bitkileri aynı zeminde hizalamak yerine kaideler, pedestallar ve bitki sehpalarıyla farklı kotlar yaratmanız mümkün… Böylece kompozisyon tek bir düzleme sıkışmıyor; hatta yukarı doğru hareket ediyor. Göz mekan içinde dolaşıyor, hacim hissi artıyor. Ayrıca yaprak formlarını çeşitlendirmek de önemli; geniş ve dramatik yaprakların yanında ince ya da daha kompakt türler kullanmak ritim ve kontrast yaratabilir.

Farklı ışık ihtiyaçlarına sahip türleri aynı alanda bir arada bulundurmak da ödevleriniz arasında. Direkt gün ışığı isteyenler pencereye daha yakın yerleştirilmeli, gölgeye toleranslı olanlarsa odanın iç bölgelerinde olmalı. Doğru konumlandırma sayesinde estetik kompozisyon ile biyolojik gerekliliği dengelemiş olursunuz.

HaNgİ bİTkİleR MaksİMalİsTTİR?

Delikli ve geniş yapraklarıyla tropikal etki yaratan monstera ya da yukarı doğru büyüyen ve mekâna heykelsi bir dikeylik kazandıran strelitzia gibi türler, odaya hem yapı hem de karakter vermekte. Yani ‘çapa’ dediğimiz asıl oyun kurucular. Işıkla oynamak isteyenler için geniş yapraklı ficus lyrata gibi türler güçlü bir seçenektir. İkinci katmanda raflardan aşağı doğru süzülen pothos ya da philodendron gibi türler var, onlar da sert hatları yumuşatıyor. Düz yüzeylere hareket katıyor, keskin köşeleri kırıyorlar. Bitkilerin yalnızca yukarı doğru değil, aşağı doğru da akması mekânın daha organik görünmesini sağlıyor. Katmanlama fikri tam da burada başlıyor; büyük hacimlerin çevresinde daha esnek ve akışkan formların dolaşmasıyla. Burada daha yoğun ve dolgun eğrelti otları kullanılabilir.

Son aşamada ise daha küçük yapraklı türlerle detay ve kontrast eklemek var: Bu bitkiler kompozisyonu doldurduğu gibi zenginleştiriyorlar. Yaprak boyutlarının küçülmesi gözün yakın plana odaklanmasını sağlıyor; büyük ve küçük formlar arasında bir ritim oluşuyor.

Kısacası başarılı bir ‘houseplant maksimalism’i için şu üç temel prensibi unutmamak gerekiyor: Yükseklik, yaprak formu ve tekstür çeşitliliği. Maksimalizm burada kaos değil; kontrollü bir canlılık demek. Mesele çok sayıda bitkiye sahip olmak değil, onları birlikte çalıştırmak. Hacim, doluluk ve boşluk dengesi kurulduğunda yaşam alanı yalnızca dekore edilmiş olmuyor; büyüyen, yaşayan bir kompozisyona dönüşüyor.